
Yakın geçmişi yazamamamın sebebiyle, mevcut siyasi konjontür üzerine en iyi kitapların Türkiye Cumhuriyeti dış güçlerin etkisiyle dümen kırıp mevcut başbakanı astıktan on yıl sonra adını taşıyan vapur Kadıköy - Karaköy yapmaya başladığında yazılacak olmasıyla aynı. Konu ile ilgili şahıslar hala hayatındayken üstünde ciddi baskı oluyor.
2000'lerin ortasıydı ve altı gün çalıştığım işim yüzünden güneş ışığından yeterince faydalanamıyordum. Gece eve gittiğimde aşağı yukarı tüm gece MSN'den Amerika'daki Vix ile chatleşiyor sabah işe gözümden uyku damlayarak gidiyor, akşamı zor ediyor, gece yine chatleşiyor 20'lerimin ortasını iş - internet batağında başarıyla heba ediyordum. Ve evet, Vix'in de sevgilisi vardı.
Türkiye'ye döndüğünde ilişkimiz gerçekten start aldı ve bu defa benleyken telefonu elinden düşmemeye başladı. Kartopu oynar, karda yuvarlanırken, Fenerbahçe Parkında otururken, beraber mantı açar, çiğköfte yoğururken binbir travma ile titreyen bir telefonla boynuzlanmakta olduğuma sinirlenmeye bir ay içinde başladım. Çocuk özlüyor, bunalıyor ve arıyordu, her aradığında benim damar kabarıyordu. Bu kabarma Vix'i Kaplumbağa ile aldatana dek sürdü. (Bildiğiniz gibi kaplumbağa'nın da sevgilisi vardı. 20'lerimi tamamen Beigbeder romanları tadında yaşadığım söylenebilir.)
Vix ile ilgili en önemli detay bana yaşattığı cinsel doygunluktu. Eski kız arkadaşlarıma dair en iyi anıların yatakta gerçekleşmiş olmasını yüksek libidoma bağlamaktan çekinmiyorum. Bugün dahi sekiz, dokuz sene önceki tatmin edici her sevişmeyi büyük bir rahmetle anıyorum. Sorsanız nerelerime dokunduklarını, o geceki / gündüzkü hava durumunu, eve nasıl döndüğümü, o haftaki fener maçının ne olduğunu teker teker anlatabilirim. Sonuçta çevresel etkenler sayesinde her kadın farklı numaralar öğreniyor ve bu öğretiler gelecek nesle tecrübeyle aktarılıyor: apartmanda iki kat arasında yakalanma riski had safhadayken eşofmanı sıyırıp ayak üstü seks, tuvalette içeridekilere çaktırmadan ayak üstü seks, penetrasyon halinde ağızdan ağıza şarap verme usulü, İtalyan otuzbiri, tecavüz fantezisi, yatağa bağlama, kelepçeleme, camları buğulu arabada, sahil kenarında ayak üstü oral seks, bir sinema salonunda loş ışıkta yapılabilecek maksimum ayak üstü haşarılık ve benzerleri. Bir erkekte unutulmaz olmak istiyorsanız bunlardan birini yapın. Bir erkekte unutulmaz olmak istiyorsanız araba kullanırken sizi doyuma ulaştırmasına izin verin, emniyet kemeri icadolunduğundan beri yolculuklar sıkıcı derecede güvenli.
Vix ile ilgili ikinci ve bizi daha çok ilgilendiren detay bipolar bozukluğu olmasıydı. Düz yolda yürürken aniden kafayı çizip kaldırıma çöküyor ve ağlamaya başlıyordu. Birbirimize iliştiğimiz süre boyunca bipoların zirvedeki kısmına hiç denk gelemedim. İki sevgili olarak gündüz ve gece kadar farklıydık ama ne güdüyle bilemiyorum bir şekilde vapuru yüzdürmeye gayret ediyorduk. Vix ile olan ilişkimizin ilk devresi yine bir aldatmayla sona ermiş, ikinci devresi kaplumbağa ile ilk ayrılışımızda başlamıştı. Bugüne dek bana karşı en ağır konuşmuş ve konuşmakta haklı olan insandır kendisi. Sevişmemizin üzerinden on beş dakika geçmemişken kaplumbağadan gelen telefona koşturup yirmi dakika ortadan kayboluşumun ve dönüşümün ardından sen ne büyük orospu çocuğusun arayan oydu değil mi demişti ve iki konuda da sonuna kadar haklıydı.
Vix şu anda bipolar dansının neresindedir, hala hayatta mıdır bilemiyorum. İçimden bir şekilde hayata tutunduğunu ve yenilmediğini düşünmek geliyor. Son görüştüğümüzde kilo almayı başarmıştı ve işler onun için iyi gidiyordu.
Son iki gündür gazetelerin önemli gündem maddelerinden biri, vaktinde İran'lı petrol zengini kocasından aldığı 140 trilyonluk nafaka ile gündeme gelmiş olan sosyetik güzelin pankreas kanseriyle olan savaşını kaybedişiydi. Takip etmiş olacağınız gibi eski eşinden helallik aldığı, beyin ölümünün gerçekleştiği ama ailesinin fişi çekmeyi reddettiği konuşuluyor. Hikaye gerçek anlamda bir sinema filmi tadında sekanslar barındırıyor, kanser olduğunu ve hastalığın son aşamada olduğunu Amerika'da öğreniyor, Türkiye'ye dönüyor, ölüm döşeğine geliyor, hastanede resepsiyona böyle bir hastamız yok dedirtiyor, insanlar beni eski fotoğraflarımdaki gibi anımsasın diyor, eski eşiyle ölüm döşeğinde barışıyor ve kuvvetle muhtemel yok oluşunu eski bir dost gibi kucaklıyor.
İnsanlar eskiden zaatüreden, vebadan, hatta soğuk algınlığından sinek gibi ölüyordu. Bilim ilerledikçe bu hastalıklar yüzünden ölmek zorlaştı ama bu defa da AIDS, SARS, domuz gribi, kuş gribi ve en fecisi modern çağın vebası olan depresyonla cebelleşiyoruz.
Manif depresif gelenekten gelen anne tarafı ile guatr geleneğinin sürdüğü baba tarafı söz konusu olduğundan 2009 kasımından beri intihara karşı ruhani bir savaş veriyorum.
Ayakta beş saniyeden fazla durduğumda bacaklarımın ve ellerimin titremeye başlaması, kalp ritmimin çıldırması, ileri seviyelerde depresyon gibi belirtiler sonucu hipertiroidim olduğunu öğreneli tam bir yıl oldu. Bu bir yılım her yemekten sonra iki beyaz hap, yani propycil, ve bir yarım kırmızı hap, dideral alarak geçti. Dideral'i bir buçuk sene önce Terapi serisindeki dedenin kullandığı bir ilaç gibi gösterirken bir gün kendim kullanmak zorunda kalmamdaki ironiye dikkatinizi çekerim.
Bu savaşı zorlaştıran pek çok şey var.
Geçen performansı düşüşte olan agent'lardan biri yanıma geldi ve düşüşün sebeplerini anlatmaya başladı. İşe gelmek için evden çıkıyor, ama içini kötü bir his kaplayınca eve dönüyor. Döndüğünde beraber yaşadığı hasta annesini kanlar içinde yerde buluyor. Kadın önce sekiz tablet antidepresan yutmuş, ardından bileklerini kesmiş. Annesinin hastalığını soruyorum, çocuk guatr olduğunu söylüyor.
İşi bırakma kararı alan bir kızla konuşuyorum. Annesini evde yalnız bırakmak istemediğini söylüyor. Kadın çok ağır depresyondaymış ve kendisini öldürmeye yeminliymiş. Üstelik de hastaymış. Hastalığını soruyorum ve guatrı var cevabını alıyorum.
İnsanın hızlı çalışan tiroid bezleri yüzünden hasar görmüş sinirlerle, her gün öldür kendini diyen vücut kimyasallarıyla baş etmesi yeterince zorken başarı hikayeleri yerine dayanamayıp pes eden insanları dinlemesi ciddi anlamda cesaret kırıcı. 2009 sonlarında pes etmeye yaklaştığımda akşam eve gidip kendimi öldürdüğümü hayal edip inanılmaz mutlu oluyordum. Hayatta hiçbir derdim tasam kalmıyordu çünkü akşam eve gidip kendimi öldürdüğümde artık hiçbir şey için üzülmenin anlamı olmayacaktı. Aşık olamamanın, satışların düşmesinin, eksideki banka hesaplarının, her konuştuğunuzda kendisini öldüreceğini söyleyen annenin bir önemi kalmayacaktı. Akşam kendini öldüreceksen hayatının tek amacı akşamı beklemek oluyor ve bu inanılmaz huzur verici.
2010'da ise Dexter'ın Lumen'i bulması gibi ben de Kowalski'yi buldum. Aylar süren travmalarımızın ardından sonunda beraberiz ve birbirimize deli gibi aşığız. O da benim gibi bir "damaged". Tatminsizlikleri sebebiyle antidepresan kullanıyor, iki hafta öncesine kadar ben de kullanıyordum, evde annem de kullanıyor. Bu yüzden hayatımdaki bütün kadınların kafası güzel.
Kafası güzel olmayan kadının da benle işi olmuyor zaten.
Kowalski'ye her akşam iş çıkışı İngilizce dersleri veriyorum. O bankacı ama hostes olacak ve aldığı bedava biletlerle bir gün dünyayı gezeceğiz. Beraber oynadığımız oyunlara bayılıyorum, her gittiğimiz yerde dönüşümlü olarak kendimizi kovdurmaya çalışıyoruz. Starbucks'ta yirmi kişinin ortasında herkesin duyacağı şekilde biri ibne mi dedi diyerek ayağa kalkıp sağa sola bakan bir tip düşünün. Malta köşkü merdivenlerinde Behlül ve Bihter'i canlandırırken garsona yakalanan ve Adnan açıklayabilirim diye bağıran bir tip düşünün. Her gittiğiniz yerde ölesiye güldüğünüz ama bir yandan da mekana son gelişiniz olduğundan üzüldüğünüz bir ilişki düşünün.
Her akşam ders dönüşünde trene biniyorum. Treni çok seviyorum çünkü beyaz ışığı altında camdan hızla geçtiğimiz caddeleri izlemek hayatı ileri sarmak gibi görünüyor. Böyle anlarda pek çok detayı daha da net görüyorum. Arabaların rastgele park ettiği sokak ışığı altında loş caddeler, grafitiler, kertenkelelerin yuva yaptığı, yeşil demir tellerin saplandığı parça taş duvarlar.
O sırada mesela eve gittiğinde pes eden annesini kanlar içinde bulan çocuk geliyor aklıma ve ben nasıl hala hayattayımın cevabını düşünüyorum ve Sparks'ın o muhteşem şarkısını coverlıyorum içimden:
When do I get to kill myself? When do I get to kill like Hemingway did?
Belki de Hemingway Kowalski'sini bulamamıştı ve bütün sorun buydu.
5 yorum:
''Bir Kowalski'm olsun,100 milyar borcum olsun''dedirten bir yazı olmuş =)).Yazılarınız çok güzel,arayı açmasanız çok daha iyi olur.
sevgili nick fallin, bir ara morten harket resmi görmüştüm profilinizde. 4 aralik'ta oslo'da verdikleri son konserle grubun dağıldığını biliyor muydunuz? şarkıyı yazınıza hitaben size armağan etmek istiyorum: http://www.youtube.com/watch?v=DCkbfyk6XGc
Sorma Sedef =(
http://nick-fallin.blogspot.com/2009/10/so-long-and-thanks-for-all-fish.html
@falagar
Yazı yazarak para kazanabildiğim gün evde oturup her gün yazıcam =)
yazının içindeki 3 video da çalışmıyor. just fyi..
Sayın Nickfallin ben bahsettiğiniz Sparks şarkısını bulamadım, hayrına bi link falan atsanız =)
Yorum Gönder