21 Mart 2010

Terapi - 5



(Previously on Terapi)
(Previously on Terapi)
(Previously on Terapi)
(Previously on Terapi)

Frambuazla televizyonun karşısındayız ve düne kadar adını dahi duymadığımız bir güney amerika ülkesinde kırmızı bereli bıyıklı bir herifin iktidardan düşürülmesini izliyoruz. Hemen peşi sıra mobese kameralarından elde edilen kaza görüntüleri var. Herifin biri önünde aniden fren yapan arabaya çarpmamak için motoru sola kırıp karşı yönden gelen otobüsün arka tekerine dalıyor, ben iç çekip hayatımda daha önce hiç aşık olmadım diyorum.

Bugüne kadar hep geçmişte yaşadım ve komplekslerimin, saplantılarımın esiri oldum.
Bugüne kadar yattığım tüm kadınlara şehvetten başka bir şey hissetmedim.

Bu defa mavi bayrak sahibi bir koya batmakta olan bir tankerden sızan ham petrolün yayılışını izliyoruz. Bütün deniz sakinleri amerikan kasabalarında katrana bulanan dolandırıcılar, kumarbazlar gibi tepeden tırnağa pislik içinde oradan oraya yüzüyor.

Seni kaybetmekten korkuyorum ama yeterince değil, diyorum. Sanıyorum ki uğruna yeterince acı çekmediğim hiçbir şeye değer veremiyorum.

Yanan bir binadan vaktinde tahliye edilemeyen kapkara bir ceset mozaiklenerek enkazdan çıkarılıyor, müteveffanın annesi ile kardeşi ekranda ağlıyor. Bir şemsiye fabrikası krizde 1.500 işçi çıkarıyor. Mavi tulumlu, baretli tipler sokaklarda dükkanların camekanlarını indiriyor. Onları durdurmaya çalışan bir işyeri sahibini tartaklıyorlar.

Belki de diyorum, dünya canımızı bu denli yakmasa, hiçbirimiz hayatta kalmaya çalışmazdık, ölümle barışırdık.

Seni kaybetmektense ölmeyi yeğlemek istiyorum. Hayatımda bir defa olsun birini umursamak, kıskanmak istiyorum.

Frambuaz kafasını bile çevirmeden sessizce izliyor ve beni dinliyor. Tartaklanan herifin sağ kolunun dirsekten aşağı yavaşça sallanıyor. Mozaiklenmesine rağmen görüyorsunuz kolun kırılmış olduğunu.

Havaalanında bir ambar havaya uçuyor, bir planör sessizce yanmaya başlıyor. Sobadan sızan karbondioksitten beş kişilik bir aile zehirleniyor. Hayat kadını bir viyadüğün ayaklarında boğazı kesilmiş halde bulunuor. Cüzdanı çalınmış.

Frambuaz gözlerini kırpıp, seni kendime bağlamanın bir yolunu biliyorum diyor.

Cüzdanı çalınan kadının 6 yaşında bir de kızı varmış.

Eğer umursamazsan, kendini uyuşmuş hissediyorsan.
Sahip olduğun tek şeye aşık olman gerekiyorsa.

Eğer ona gerçekten aşık olunca, bir türlü öldüremediğin hayaletlerden kurtulacaksan, diyor.

Kasedi sarıyoruz, bu defa sahne dekoru perdeleri mor renkte, loş ışık altında şahane bir bar.
Frambuaz bar taburesi üzerinde ve elbisesinin yırtmacı uzun bacaklarını gizlemiyor. Yan durduğundan, bulunduğum yerden, toplanan kumaş yüzünden iyice açılan degajesini görebiliyorum. Tek göğsü neredeyse tamamen açıkta, havalandırma yüzünden sağlam cereyan yiyor olmalı.

İnsan sevgilisi, metresi, ya da her neyiyse bir yere gitmek üzere hazırlandığında, bunu içten içe kendisi için yapmadığını bildiğinde ona çok derin bir şeyler hissediyor. Bu belki de boğulmak üzere olan bir insanın son nefesinde sarsılarak boşalması gibi. Her şey elinden kayarken aniden hislerin yoğunlaşıyor. Frambuaz jartiyerini giyerken onu uzun uzun seyrettim ve her ne deniyorsa onda çok başarılı olduğunu düşündüm.

O taburenin üstünde etobur bir bitki gibi avını beklerken ben uzaklardan seyrediyorum, ne yapmaya çalıştığını anlamış gibiyim. Şu anda yanına gitsem beni tokatlayarak reddeder.

Ben bunları düşünürken herifin biri yanına oturuyor, ensemdeki tüyler diken diken oluyor.
Uzun saçlı ukala herif ona dönerek bir şeyler söylüyor. Fakat o da ne. Frambuaz sözlerine şahane bir tebessümle karşılık veriyor. Bütün sol yanımda kıskançlık alev alev yanarken hem sinirlenmeye başlıyorum, hem de sonunda bir şeyler hissedebiliyorum.

Şu anda muhtemelen uzaklarda bir yerlerde insanlar tsunamiye kapılıyordur. Şehrin sokakları suyla dolmuş, birkaç kişi arabaların içinde hapsolup boğulmuştur.

Hayatımız bir korku, şiddet panayırı.

Bizi harekete geçiren duygu hep aynı.

Birini bileziklerini almak için boğazlıyorlar, katil sorumsuz ve tembel yeğen çıkıyor. Herifin biri iflas ettiği için karısı ve çocuğuna bakamayacağını anlayınca silahını kafasına dayıyor tetiği çekiyor. Daha da acısı var, uzun saçlı ukala herif Frambuaz'ın kulağına bir şeyler fısıldıyor ve Frambuaz kahkahalar atıyor.

Sonu gelmeyen bir şekilde Frambuaz'ın ukala herifi terslemesini bekliyorum. Hayatın gerçekleri benim umduğumun tam tersi. Herifin parmakları Frambuazın altın perçemlerinde dolaşıyor.

Sessizce ayağa kalkıp cekedimi giyiyorum. Olanları görmemek için barı terkediyorum. Kıskançlıktan cayır cayır yanarken artık Frambuaz'a aşık olabilirim.

İleri sarıyoruz,

Biri taksiyle köprüden geçerken aracı durdurmuş. Korkuluklara çıkmış, kalın borulara tutunmuş esen sert rüzgarla savruluyor.

Telefonum çalıyor, ekranda Frambuaz. Saat geçenin ikisi.

Son Amerikan Kartalını da vurmuşlar, hayvanın leşini karıncalar istila etmiş. Çayırlarda dolanan farelere bir güzel haber daha.

Flora ve fauna fakirleşiyor, küresel ısınma yüzünden 128 tür bitki son fotosentezini yapmış, telefonum çalıyor, arayan Frambuaz gecenin iki buçuğu.

Açıyorum ve ahizeden şehvet dolu inlemeler geliyor, Frambuaz altın vuruşu yapıyor. Başkasıyla yatakta sevişirken seslerini bana dinletiyor.

Artık ona aşık olabilirim.
Binbir travma içinde dolanırken artık yepyeni ve dev bir tanesi var. Bu travma diğerlerinin üstesinden gelecek.

Kendimi bütün insanlığın öksüz çocuğu, zavallı piçi gibi hissediyorum.
Benden daha zavallı tek kişi ünlülerin evlatlık koleksiyonuna katılmayan Taylandlı çocuklar.
Doğal felaketler yaşamın süsüdür, anaforlar, girdaplar.

Frambuaz'ın başka biriyle yatması. Milyarlarca insanın ölmesi gibi felaketler. Nefes alamıyorum.
Bitti.

1 yorum:

Adsız dedi ki...

Hadi artık, yaz artık....