8 Mart 2010

(SIR'IN HİKAYELERİ I ) Hayvanların korkunç hikayesi



Yalan söylediğinizde erkekseniz, eğer bunu yaptığınızın farkındaysanız, beceriksiz yalanınıza ilk önce kendiniz inanmıyorsunuz. İşin kötüsü biz erkeklerin yalan söylemeyi beceremememiz bir yana, kadınların bu konuda gerçekten doğaüstü sezgileri var ve karım da bu tartışılmaz sezgilere sahip. İnanmayacağını bile bile ona yalan söylemek ise birşeyleri ondan gizlemeyi değil, onu (ve aklını) korumayı amaçlıyor.

Neredeyse uykusuz geçen ikinci gecemde, sokak lambasının ışığı çarşafa düşerken biraz doğrulup sokağın karşısındaki terk edilmiş arsanın boy atmış çalılarını görmeye çalışıyorum. Karım huzursuzlanıyor ama uyanmıyor. Belki de rüyasında uçsuz bucaksız yeşil çimlerin üzerinde babasıyla uçurtma uçururken sadece çarşafı çekiştiriyor ve eski uyku pozisyonuna geri dönüyor.

Eğer ona her şeyi anlatmaya kalksaydım, buna cesaret edebilseydim, dikkatli ol derdim. Bir daha ömür billah ardını göremediğimiz yeşilliklere gitmemeliyiz, denize girmemeliyiz. Sayfiye mekanlarında göl başında yemek yememeliyiz.

İşe giderken terk edilmiş arsanın çok yakınından gitmemeliyiz.

Bu tavsiyeleri dinlerken hayatı boyunca bir kez olsun sözümü kesmeden dinleyip, beni delilikle suçlamadan sözümü bitirmemi bekleseydi ona bir ağacı hayal etmesini söylerdim.

Bu, benim çocukluğumdan beri defalarca budanmasına rağmen her seferinde yeniden doğan koyu kahverengi renkte bir çınar ağacı olurdu. Yıllar geçtikçe, sahilden gelen asfalt yolun üzerine iki kolunu kaldırır korkutmaya çalışır gibi giderek eğilmiş bir çınar ağacı. Ağacın sırtını döndüğü tarafta tüm gün önünde oynadığımız ufak bir market olurdu.

Gerçekte bu marketin yanından geçen yol, çınar ağacının eşlik ettiği yolla dik kesişir ve doğduğu yer kuzey batısı sahildir.

Eğer karım bu sahilin yerini sorsaydı ona bugün yerinde yeller estiğini söylerdim. Kentleşme bir zamanlar ev bildiğimiz her şeyi yok ederken, sahilin iç kısmındaki dut ağaçlarının yerini park yerlerinin, dev çayırın yerini ise yirmi katlı dev binaların olduğunu. Hatta belki o şeyin geri dönmesinin sebebinin yaşam alanının yerini alan dev binalar olduğunu.

Ona yalan söylemek her nedense evde sigara içmediğimi söylemek kadar haince değil. Neden göz altımda halkalar olduğunu, bir kaç tel saçımın aniden neden beyazladığını (ki bunu görecek kadar korkutucu derecede dikkatlidir) ellerimin niye yeniden titrediğini sorduğunda verdiğim cevaplar hep gerçekle alakasız oluyor.

Halbuki kuzeybatı sahilinden gelen yolun sol tarafında yükselen aşınmış taş duvarları ve ötesini bileseydi eğer belki onun da elleri titrerdi.

Sanırım asıl konuya girmeyi ertelememin sebebi korku, yoksa lafı bu kadar dolaştırmazdım.

Çocukluğun yaşam kadar uzun gözüken yaz günlerinde, dut ağaçlarına tırmanmadığımız zamanlarda ki birinci çoğul kişi kullandığıma bakmayın benim görevim daima ağaçtaki tarafından yere atılan dutları toplamaktı, o dönemki favori arkadaşlarım Sivilce ile Ipek'ti.

Birlikte bulduğumuz pek çok oyun vardı, bu oyunların hepsi iyi niyetli değildi. İpek'in saçları gözalıcı, neredeyse kör edici derece beyaz ve yumuşaktı. Nedense her yetişkinin durup en azından bir dakika boyunca ilgisini yoğunlaştırmasına sebep olan masumiyet ve güzellik bizim dikkatleri dağıtarak dondurma ve çikolata çalmamıza vesile oluyordu. Bunun dışında üçümüz sık sık sahile bisiklet sürmeye gidiyor ve ben bu sıklıkta mutlaka suya itiliyordum.

Çünkü Sivilce genel anlamda zorba bir çocuktu, İpek'e belki de kız olduğundan zorbalık yapmayı kendine yediremiyor olacak gücünü benim üstünde denemeyi severdi. Sivilce alkolik babasından dayak yediğinde, ya da karnesindeki onlarca kırık yüzünden eve gidemediğinde mutlu bir çekirdek aileye sahip olan benim başıma hep birtakım kazalar geliyordu. Bu kazalardan birinde artık vücudumdaki saklanamayan morluklara ek olarak kapanan gözüm ebeveynlerim tarafından farkedilince uzun süreli bir sorguya maruz kalmıştım. Ama sivilceyi asla satmadım. Belki bugün anlamsız bir kahramanlık belki de enayilik olarak görülebilir, kısmen haklısınız. Yine de bu konuda ısrar edeceğim, Ipek ve Sivilce ile dolaşmak benim kadar sessiz ve yalnız bir çocuk için "arkadaşım varmış gibi hissetmek" anlamına geliyordu ve çok önemliydi.

İpek ile marketin önünde soğuk gazozlarımızı içip Sivilceyi beklediğimiz bir yaz günü, gerçekten geciktiğini düşünmeye başladığımızda Sivilce, muhtemelen gecenin yaklaşmasına rağmen hala sıcak olan havaya aldırmadan, kafayı fırına sokmuşsunuz hissi veren nem yüzünden su içinde kalmış fanilası içinde koşa koşa yanımıza geldi. Nefes nefeseydi ve kendisini toparlaması için kollarını dizlerine dayayıp koca bir dakika boyunca eğilmesi ve sırtının körük gibi genişleyip daralması gerekti.

Yorgunluğu biraz geçince, size inanılmaz bir şey göstericem, dedi.

İpek'le söylediklerine inanamadık çünkü bizi etkilemeye çalışmak Sivilce'nin bugüne değin önemsediği bir şey değildi. Göstereceği inanılmaz şeyin sahil tarafındaki çalılarda olduğunu söylemesi şaşkınlığımızı aniden korkuya çevirdi.

O dönemleri asla bugünle karşılaştırmayın. Bugün insanoğlunun habitatında girmediği, tecavüz etmediği tek bir yeşillik yok. (karşıdaki arsayı saymazsanız) O günlerde ise soba üzerine kestane pişiren dedelerimiz bizi belki de bitlenmekten kurtarmak için gece yürüyenlerden bahsederdi.
Gece yürüyenler, tahmin edebileceğiniz gibi geceleri o çalıların arasında yürürlerdi. Derileri kapkara olduğundan onları yalnız gözlerinden tanırdınız. İpek ile benim ayrı ayrı nefeslerimizi tutarak iliklerimize kadar titreyerek dinlediğimiz hikayelerde Gece yürüyenler hantal görünürken aslında bir puma kadar çevikti. Çeneleri o kadar kuvvetliydi ki, sivri dişleri avını öldürmek zorunda kalmadan canlı canlı yutabilmeleri için deriye kenetlenebiliyordu.

İşin en korkuncu ise bu yaratıkların gündüz, gece olduklarından çok başka şekillere girmeleriydi. Markete 50 metre mesafedeki bir bank karanlık çöktüğünde, gece yarısından hemen sonra bir gece yürüyene dönüşüp belki de sokak köpeklerini avlıyordu. Ertesi gün geldiğinizde köpeğin sadece bacağının bir parçasını bulabiliyordunuz ama bunu kimin yaptığı konusunda hiç kuşkunuz olmuyordu.

Dedemiz derdi ki bir gece yürüyenle karşılaştığımızda yapmamız gereken gölge kapanıyla onu durdurmaktır. Belki asla o yasak çalılara gitmeyecektik ama, evimizde kendi halinde bekleyen dev bir saksı çiçeği gece yarısından sonra kapımızı aralayıp salyalarını akıta akıta yatağımıza yaklaşıyorsa onu engellememiz gerekecekti.

Bahsedilen gölge kapanı genelde ışık kaynağıymış.

Çünkü Gece Yürüyenler ışıkla karşılaştıklarında gündüz olduğunu düşünerek sarı gözlerini kapar ve kıpırtısız dururlarmış. Bu da avlarına kaçma şansı verirmiş.

Bu abuk subuk hikayeye tam anlamıyla inanmasak da bir çocuğun eşsiz bucaksız hayal dünyasında hep belki olur. İpek ile ben zaman zaman bu hikayenin gerçekliğini tartışır, konu derinleştikçe kendi kendimizi korkutur ve uzun bir süre konuşulmamak üzere kenara koyardık.

Aramızda anlatılanlara inanmayan belki de hayatında daha gerçek problemleri olan Sivilce'ydi. O bütün bunların çocukça olduğunu, ebeveynlerimizin tek korkusunun o çalılara gidip kaybolmamız, ya da denize düşüp boğulmamız olduğunu söylediğinde korkular su tutulmuş çamur yığınları gibi aklımızdan kayıp gidiyordu.

Sivilce, kolumuzdan tutmuş bizi neredeyse zorla o inanılmaz şeye götürüyordu. Dinlendikten sonra daha da amansızlaşmış, batmakta olan güneş ufukta kayburken can çekişen kızıl ışınların vurduğu yüzünde pis bir sırıtış belirmişti.

Çalılar neredeyse adam boyundaydı, ilerlemeye başladığınızda ancak üç adım ötesini görebiliyordunuz. Sivilce bir elinde çalılara girmeden aldığı ince uzun bir sopa, diğer elinde bir el feneri en önden giderken önündeki çalıları dürtüyordu. Böylece çamura gizlenmiş yılanlar uğradıkları bu tacize karşı kendilerini bizi sokarak savunmak yerine kaçmayı tercih edeceklerdi.

Beş dakikalık bir yürüyüş vücuduna batan dallardan rahatsız olan İpek ile, artık kafayı çevirdiğinde geridedut ağaçlarını göremeyen bana yetmişti. Yerlerde görülen soda şişeleriyle Fast Food poşetleri artık tamamen yokolmuştu. Geldiğimiz yerler artık sözümona bakirdi.

Sivilce hırsla, hadi biraz daha, diyerek bizi cesaretlendirmeye çalıştı.

O sopasıyla yolu açarken sağına soluna bakınan İpek'in donup kaldığını farkettim.
Aynı anda Sivilce de durdu.

Tam önümüzde görece ufak bir açıklıkta uzunca bir kütük duruyordu. Cansız gibiydi, hareketsizdi ama şeklen bir ağaca ait olamayacak kadar sivrilen bir ucu, giderek genişleyen ama üst çenesi olmayan bir ağıza dönüşüyordu. Çeneye benzeyen kısım sivri beyaz uzun taşlarla çevrilmişti.

Önümüzdeki şeyin bir canlı olduğuna inanmak kolaydı, özellikle de bir çocuğun hayalgücüyle, ama değildi, bir heykel gibiydi. Doğanın kendi yarattığı, ama insan elinden çıkmaya benzeyen ağaç kütüklerinin, taş yığınlarının süpriz fotoğrafları gibi. Hani bugün baktığınızda üzerinde oynanmış mı oynanmamış mı tam anlamıyla karar veremediğimiz fotoğraflar. O zamanlar bir gün doğayla insan elini ayıramadığımız dönemlerdi ve İpek'le bakakaldık.

Günün son ışıkları tükenirken biz artık bu "şeyin" varlığına alışmış gibi, nasıl oluşmuş olabileceği üzerine tartışıyorduk. Sivilce belli ki sadece konuşmaktan sıkılmıştı, ayağını sabırsızlıkla yere vuruyor koşarcasına konuşuyordu.

Bugün bana belki bir yıl gibi gelen o anda, Sivilce'nin suratının karanlıklar içinde olduğunu gördüm. Yüzünde az ötedeki denizin dalgalarla oluşan parıltısı vardı. Ne kadar büyük görünse de bizim gibi, bir çocuk olduğunu o an tekrar farkettim. Sivilce daha iyi görebilmek için el fenerinin düğmesine bastı, fener çalışmadı. Kütüğe doğru bir adım daha attı ve fenerin ter tutup diğer eliyle temassızlığı gidermek için pat pat vurmaya başladı.

Kütük adeta bir yılan gibi uzadı. Bir soba borusundan daha kalın olmasına rağmen kırbaç gibi kıvrılıp Sivilce'nin bacağına vurduğunda kemiğin iki yana bastırılan bir dal gibi çatırdayıp kırıldığını duydum. Alt çeneden vücuda bağlanan kapkara bir boru kırık yerden bacağı koparmaya çalıştığında Sivilce şok içinde bağırmaya başladı ve çığlıklarına İpek de katıldı.

Çığlıkları uzaklaşmaya başladığında İpek'in kaçıp gittiğini anladım. Kaçmak ile yardım etmek arasında sıkışıp kalmıştım. Sivilce elleriyle kendisini korumaya kalktığında yılan bu defa sağ elini yakalayıp kemirmeye başladı. Fırlayan El feneri yere düşüp önüme kadar yuvarlandı.

Yaratık Sivilce'nin kolunu göğsüne kadar yuttuğunda artık şuurunu kaybetmişti. Kan gece gibi kapkara görünüyor, ıslak çamura damlıyordu.

Ben feneri çalıştırmaya çalışırken yaratığın kendini yere bıraktığını gözucuyla farkettim ve bacaklarım titrerken kaçmadığım için pişman oldum. Vücudunu yay gibi gerip bana saldırmaya hazırlandığında el fenerini çalıştırmayı başardım ve gözlerimi kapayıp hayvanın ya da her neyse onun yüzüne tuttum.

Bugün olanları hatırladığımda cesaretime inanmakta güçlük çekiyorum. Ama belki ben de kaçsaydım arkamdan kolayca yakalanacak o yaratık her neyse, ona yem olacaktım.
Aynen anlatıldığı gibi ışık kaynağıyla ipnotize olan yaratık eski durgun, hareketsiz, zararsız haline dönüştü. Ben feneri ona tutarken, düşmekten, fenerin bozulmasından ölesiye korkarken adım adım geriledim, en sonunda makul uzaklığa varınca hayvanın Sivilce'nin baygın vücuduna doğru süründüğünü farkettim.

Çalıların arasında son hızla koşarken, arkamdan Sivilce'nin uzun çığlığını duydum.

Bugün şimdi, uykusuzca yatakta ellerim başımın arkasında düşünüyorum. Dün evin karşısındaki boş arsada, çalıların arasında gizlenen onu düşünüyorum. Yıllar sonra karşıma çıkışını, düne kadar hayal meyal hatırlarken bugün yeniden gerçek olmasını.

Ve karıma ne diyeceğimi, onu nasıl koruyacağımı düşünüyorum.

Belki yarın o çalıların arasına dalar, anlatıldığı gibi gündüz saldırmadığını umarım.
Belki elimde bir balta olur.
Belki.
Hayatta kalırım, belki...

Bu da böyle tek gece iki saatte yazılmış tırt bir Stephen King denemesi olarak kalsın. Belki bir gün daha güzelini de yazarım. Şu anda yazdığım şeyden nefret etme periyodundayım hala.
Sevgiler. Yarın beraber 19. yüzyıl İngilteresine gidicez kısmetse =)

0 yorum: