18 Mayıs 2009

Görünmez canavarlar



Memleketteki her Organize Sanayi Sitesinin termodinamiğin kanunları kadar şaşmaz prensibi: Yüksekçe bir binanın tepesine çıkıp 360 derece döndüğünüzde bir kilometre mesafede en az 15 cami olduğu görülmelidir. Bu esnada elbette 4 tanesi de yapım aşamasındadır.

Ortalıkta başı boş bırakılmış hurda arabalar, genelde jantlar üzerine çöküvermiştir. Yerler talaşla doludur, cadde arası hız manyakları için faidesiz hız tümsekleri ve bazı bazı sadece akstan ibaret, camsız kaportasız bir arabada yüz göz yağ içinde bir tamirci çırağı sırıta sırıta önünüzden geçer. Üç beş manyak mutlaka ruh hastası kırma köpekler besler. Yağ birikintileri eğimle aşağı caddelere doğru akarken bu köpeklere teğet geçme hatasında bulunursanız rampaları tümseklerden seke seke saniyeler içinde inersiniz.

Bu ortamda her dükkana girdiğinde en az beşlik koparan baş örtülü kadına şaşırmanız icabeder. Keza cumayı ve bayram namazını hiçbir surette kaçırmayan bu tipler genelde iş sadakaya geldiğinde cimridir. Ve işte tesettür teyze Ford bayinden de bir onlukla ayrılıyor.
İşin aslı şudur ki, geçmişte bu deli teyze sanayiye ilk dadandığında (ki her nedense genellikle distribütöre dadanır, tamirciye değil) pazarlamanın güzel bir örneğini sergilemiştir.

Hacdan gelen uzak akrabalarıyla çay içmekte olan bir hacı dedenin tükanına dalmış, sadaka istemiş, Allah versin yanıtıyla karşılaşınca eteğini kaldırıvermiştir. Hacı dede tesettür teyzenin buruşuk ve traşsız kukusuna bakarken boyut değiştirmiş ve ikametgahı yerin dibine aldırmıştır. Misafirler takkeleri göze indirirken atak olan bir tanesi cüzdanı açıp tesettür teyzenin eline 1 ytl bırakıvermiştir. Ancak zorlaşan hayat şartları yüzünden 1 ytl'yi yeterli bulmayan teyze bu defa bluzü fora etmiş ve etek altına sarkan göğüs uçlarını halka arzetmiştir. Göğüsler anca 5 kağıdı alınca kapanmıştır.

O gün bu gün Sanayide tesettür teyzenin eli boş çıktığı dükkan kalmamıştır. Ancak tesettür teyze elbette ki tamircilerin loş tükanlarına dadanacak kadar "deli" değildir.

Bu hikayede sarkık memeler için görülmez canavarlar denebilir. İkinci hikayede görünmez canavarlar toz akarları, mite'lerdir.

İşte çakal kapıdan içeri giriyor ve "dün akşam gene süpürge patlattım lan duydunuz mu?" diye soruyor. Akabinde ofisi boydan boya katederek koltuğuna yayılıp ayaklarını masanın üstüne atarak o günkü potansiyel müşterileri arıyor.

Çakal dün de aynı şekilde ayakları masaya yaymış ve gün düzenleyen teyzelere elinde süpürgesi ve senetleriyle misafir olmuştu. Hediye babında taşıdığı sıcak poğaçaları ikram ettikten sonra evde kullanılan süpürgeyi istemiş, misafirler huzurunda çaktırmadan toz torbasını ters takarak patlatmış ve ortalık toz duman olmuştu.

Bu esnada VCD player'a takılan CD yukarıda resmini gördüğünüz normalde görünmez canavarlar olan ev akarları ya da Mite'ların derimizi yedikleri iğrençliğin sınırında görüntüler sunmakta ve ev hanımları tiksine öksüre bir hal olmaktadır. 2.000 YTL'den başlayan pazarlık genel olarak 1.500 civarı biter ve Çakal İnfaz pazarlama süpırvayzırı tarafından gece 01.00 gibi evden alınır. Gece uykusundan sonra Çakal ertesi gün yeni bir eve misafirliğe giderek elektrik süpürgesini patlatır. Bu iş temposu İnfaz Pazarlama patronlarının dünya görüşünden hoşlanmayan bir grup eli meşe odunlu ev sakini tarafından şekle sokulana kadar sürer.

İşte memleketimizden Chuck Palahniukvari meslekler ve Sawyer usulü con'larla hayatını sürdüren insan manzaraları.

Sevgili istakozseverler, yediğiniz istakoz dişiyse ve pişirilmeden önceki iki sene içinde bir defa da olsa çiftleştiyse yaladığınız cinsel organın kenarında canlı meniler bulunacağını biliyor muydunuz?

Bilginin tedavisi yoktur.

01 Mayıs 2009

Gökten üç elma düşmüş, biri yerden sekmiş...




Ve işte kirpi oturma odasında tek ayağında çorabı, dev ekrana bakarken yaşam tüm doğallığıyla seyrini sürdürüyor. Sırtında kocaman bir ekmek kıtırıyla bir ufak karınca Pizza Hut kutusunun açık kenarından ağır ağır sehpaya seyirtirken antenini titreştirip dava arkadaşlarını çağırıyor.

Kirpi tek elde kumanda, vücudunun yarısı koltukta, yarısı havada kanallar arasında dolaşırken sıkılıyor, artık dışarı çıkıp saçmalamak vakti diyor.


Beyoğlu'nda bir Akdeniz esintisi, deri koltuklar üstünde, önümde bir Sezar salata, yanımda Katran o günkü belki de 42. sigarasını yakıyor. Yakışında o, günde yüz defa tekrarlanan ritüelin ilüzyonistvari el-ağız oyunları var; gözler kısılmış, el çakmağın yanında, kafa sola eğiliyor, tütünler ateşe verildiğinde bütün o hidroyen siyanür, arsenik ve karbon monoksit ciğerlere çekilip dumanı aralık dudaklardan dışarı veriliyor. Havada şöyle bir asılı duran zehir bulutu kararsızlık anının ardından bana yöneliyor ve ddt'nin bir kısmı canım siyah tişörtümün liflerine takılırken, polonyum 210 ve bütan gazları derime yapışıyor, metalon ve üretan gözlerimi yaşartıp içime nüfuz ediyor.


Katran'ın kapılardan sığmayan dev bir egosu var, ve kendisini biz dünyalılarla yaşamaya mahkum bir bilge olarak görüyor. Katran öğretilerine göre, yaşayan o en yüce insanın öğütlerini dinlersek en doğru yaşama ulaşabileceğiz. O anlatırken ben Sezar salataya hunharca girişip göbeğin bir parçasını birinci dereceden çatala geçiriyorum. Ağzımı açarak eğildiğimde Katran nefes veriyor, bütün o metanol ve dibenzakridin büyük yarışa start verilmişcesine ok gibi enseme doğru uçuşmaya başlıyor.


Zıt anlamlılar sözlüğünde Katran'ın karşılığı(!) detoks olurdu.


Telefonum çalıyor ve arayan Gümüş, sevgilisini bir kadının aradığını farkeden Katran'ın sırtı dikleşiyor. Konuşma bitince kadın ve erkek arasında asırlardır süregelen o tartışma başlıyor.


Pazartesi Chantage, salı Indigo, çarşamba bilmem ne. Perşembe olduğunda yine dışarıda Katran'ın bilmem nereden bir arkadaşının perküsyon çaldığı bir yere gidiyoruz ve bu gece uçuşlarının ardından 4'te eve dönüp sabah 7'de kalkan ben günde üç paket sigara emen Katran ne içtiyse ondan diliyorum. Cuma gecesi Karaoke var ve Katran'ın sonu gelmek bilmeyen arkadaşlarıylayız; bu arkadaşlardan birinin sadece arkadaş olmadığı, Katran'ın eski takıldığı olduğu ortaya çıkıyor, bu defa ben bunelanlaşıyorum, ekşiyorum. Katran oralı olmayınca, polonyum 210 ve bütanlı kıyafetlerimi toparlayarak Beyoğlu'na atıyorum kendimi. Oradan, Kaymak'ın önceden davet ettiği bara gidiyorum, iki vodka da orada atıp arabaya ışınlanıyorum.


İşte örnek maiyetinde abuk subuk bir yaşam. Alacağın olsun kaplumbağa.


Neyse ki Katran öğretileri doğrultusunda yaşamayı reddedişim birbirimize ilişmeyişimizi temellerinden sarsmış. O günler bir ara Katran o eski ayrılık gazelini okumaya başlıyor: bizimyarınbuluşupbişiykonuşmamızlazım. Telefona sigarasının son telini üflediğini o mesafeden duyuyorum, duman bu defa ahizeye doluşuyor.


Metanol ve bütan gazları haçlı ordusu gibi üstüme gelirken varlığıyla bana zenginlikler lutfeden Katran sen daha olmamışın, diyor. Bu beni yıkacakmış ama ayrılmamız lazımmış. Bu gazları son defa yutuyor olmanın verdiği bir ruhani serinlikle hay hay diyorum. Duraklıyor. Bundan sonra Katran öğretilerinden mahrum kalacakmışım. Vah vah diyorum. Kıllanıyor. Son defa karbon monoksit üflüyor ve bu birbirimize dair salgılanan son şey oluyor. Tüh diyorum. Bundan böyle Katran ve öğretileri yok. Bu karanlık hakkaniyet yolunda yapayalnızım artık.


Bundan yaklaşık bir süre sonra Pembe telefonda bana diyor ki, Katran ve yeni sevgilisiyle yemek yemişler dün. Karşıda da bunun eskisi varmış. Katran sevgilisinin yanında eski sevgilisine "yattığım en büyük penisli adam sendin" demiş. Bu şahane diyalog sonucunda masadaki herkes bambaşka bir boyuta geçmiş. Katran'ın boynumdan aşağısıyla aşina olmamış olmasının ne büyük lütuf olduğu böylece anlaşılıyor. Felaket teğet geçiyor. Anlaşılan Katran'ın müfredatına bir de penis büyütücü gerek.

Katran ve dev egosunun hayatımdan çekilmesinin ardından Miami sahilleri elbette ki Şubat ayında Sarayburnu'na dönecek değildi. Ancak Donuk ile geçirilecek 15 dakika size de keşke olsaymış dedirtecektir.

Yine günahlar semti Beyoğlu'nda, yine otantik bir cafe'de, Donuk ile karşı karşıya şaşkınlık verici bir uyuşmazlığın göbeğindeyiz.

Donuk ile konuşmak 150 karakterlik sınırlamayla kısa mesaj atışmaya denk. Monolog şeklinde süren muhabbete katılması için gösterdiğim sonsuz çaba, onun haha, hıhım gibi teyit jestleriyle cevaplanıyor. İlk saatin sonunda artık dallanıp budaklanan konu, benim Yusufçuk'ların Engerek yılanlarının yaralarını diktiğine dair o eski Kızılderili efsanelerine kadar girmemle iyice gerçek üstü bir hal alıyor. Söylediğine göre kendisi dinlemeyi ve analiz etmeyi severmiş. Ancak baktığınızda CPU kullanımının %100'lere vardığına dair bir belirti yok. Donuk aynen adının donukluğuyla bana bakarken sonunda pes ediyorum. Allahın adını verdim konuş be kadın.

Ve Donuk ikimize dair tek mantıklı cümleyi kuruyor: Eğer bu ilk buluşmadan sonra hala ikincisini istiyorsan buluşuruz.

İtiraf etmek lazım, Donuk'un en azından öğretileri yok.

Ve özetle 2008 yılına geliyoruz, buna benzer saçma salak tecrübelerin ardından bir yaz günü, memleket sınırları içindeki tek pozitif kızla tanışıyorum. İş tanışlığı ile başlayan muhabbet derinleşiyor ve bir haziran ayı, kendimizi el ele buluyoruz.

Fındık bir esmer güzeli, benim gibi parçalanmış bir ailenin çocuğu. Sevgi için emek vermek gerektiğini biliyor, ölçülü, dengeli davranıyor.

En önemlisi de beni seviyor.
Hem de benim canım çektiğinde zınk diye mutfağa dalıp krep yapacak kadar.


Bütün bu bilgiler ışığında 2009 Şubat'ında artık hayatını düzene koyma gerekliliğinin farkında olarak iş değiştiriyor, tam burada da herkes beni efendi biliyor, kimse nasıl çalıştığımı görmüyor diye şikayet ederken, daha zınk diye bir buçuğuncu ayımda terfi ediyorum.

Ve işte bugün, yani 2 Mayıs 2009 cumartesi günü, Fındık ile Kirpi nişan yüzüklerini takıyor.

Halk arasında da buna mutlu son deniyor.
Not düşülsün.