27 Şubat 2009

Duygusal atıklar



Mutlu sonlarla ilgili en büyük sorun, hangi sonun mutlu olduğunu bilememeniz. Seksenlerde olsaydık mutlu son Meg Ryan'ın Tom Hanks ve oğluyla bir gökdelenin terasında, sonu gelmeyen tesadüfler zinciri vesilesiyle buluşması olurdu. Ne kadar naif! İkibinlerde ise mutlu son beyaz ve mavi haplar, kendini tekrarlayan trance tarzı müzik, birbirine dolanan diller ve 1.60 x 2.00 bir yatakta bolca sıvı alışverişidir. Eskiden bu alışverişe pornografi derdik, şimdilerde adı aşk.

Biz artık Meg Ryan ile Tom Hanks'in o buluşmadan sonra eve gidip mercimeği fırına verdiği gerçeğini gözardı edemeyecek kadar gerçekçiyiz. Biz bir çöp öğütücüsü kadar tüketiciyiz.
Her yıl yeni modeli çıkan, her yeni modeli daha çok tüketen, daha hızlı tüketen, daha acımasızca tüketen bir makina.


Diyorum ki bir gün, genetik mühendisliği zirveye vurduğunda internet üzerinden sağlıklı sperm satın alacağız. Şekil şekil kıçlardan oluşan katalogları inceleyecek ve en çıkık ve dik popoyu seçerek mirasçılarımızın böyle bir kıça sahip olması için para ödeyeceğiz. Eğer ki çocuğumuz kıçını bizden gözlerini güzel kıçlı şaşıdan alırsa, satıcı firmayı dava edeceğiz. Şu bir gerçek ki güzel insanların yaşama hakkının daha fazla olduğu bir dünyada mutlu son aslında gerçekten de hepsini yutmak. Bir şeyi yapıyorsan iyi yapmak, kara kuşak olmak.

Chuck Palahniuk'un Choke'unu, ardından Lullaby'ını okuyunca, insanoğlunun üzerine kireç dökülmesi gereken her türlü hissiyatı üzerine bir kitap yazmaya karar verdim: Duygusal Atıklar

Bu kitapta ben, Moğolistan bozkırlarında esen yelle koşuşan mutlu danaların Mongolian Barbeque'da altında demir kaşıkla tahta bölmelere doluşma hikayelerini anlatmak istedim. Şu bir gerçek ki insanın hayvanları tüketmesi doğada gözlemlediğimiz besin zincirinin beklenebilir bir sonucu. Her yerde büyük balık küçük balığı yer. Balinalar planktonları, timsahlar su içmek için çaresizce timsah kaynayan nehre yaklaşan maymunları, geyikleri yer. Tavuklarınki arka ayakları timsah tarafından kapılmış bir zebradan daha uzun süreli bir ölümdür, doğru. Etrafına doluşan 7-8 timsah tarafından canlı canlı yenen bir zebra tanrının sevgili kulu mudur? Belki.

Ya da belki de asıl problem kendimizi vicdanlı saymamızdır. Shakespeare oyunlarını yeniden canlandırıp, ufak karidesleri canlı canlı kaynar suya atmamızdır. Lamartine okuyup duygulanıp, bir yandan ayaklar altında ezilen üzümlerle yapılan şaraplardan tatmamızdır. Hastalanan kedimizi veterinere götürüp iltihaptan kör olan gözüne ağlayıp, evde arka bacaklarının arasından sarkan taşakları kör bıçakla kesildiği için saatlerce can çekişerek ölen bir dananın parçalarını pilavın üstüne serpmemizdir. Helikopter böceklerinden esinlenip helikopterler, kuşlardan esinlenip uçaklar yapıyoruz. Bunlar bizi sadece hayvanlar dünyasının en zekileri yapıyor o kadar. Gaddarlıkta sığ suda bekleyen bir timsahtan önde ya da arkada değiliz. Bir oğlağı canlı canlı yutan dev pitondan zalim değiliz.


Hayvansal ürünler tüketmeyen vejetaryenler... Çöp öğütücülerin arızalı parçaları. Salatalıkların koparıldıktan günler sonra dahi ölmediği, can çekiştiği, hatta kıtırdayarak etraflarıyla iletişim kurmaya çalıştığını biliyor muydunuz? neyse bu vesileyle benden öğrenmiş oldunuz. Bir başka mutlu son.

23 Şubat 2009

Dedenin foto albümü


Süper kahramanların kimlikleri hep bir muamma olmuştur. Dedemle babanemin fotoğraf albümünde bulunan bu şahsın da kimliği konusunda belirsizlikler var. Dedem sokağın aşağısında oturan Nejla Hanımın oğlu olduğunu iddia ederken babanem Şaziye'nin amcasının torunu olduğu konusunda iddialı. Kesin olan şey ise benim 30 yaşında bu resimdeki çocuğun sahip olduğu karizmaya sahip olmamam.

Ceketli, pantalonlu kabadayı çocuk, belki hepimizin bildiği kahraman tanımına uymuyor ama o kesinlikle bir kahraman.

he's the hero that nickfallin deserves, but not the one he needs right now ... and so we'll hunt him ... because he can take it ... because he's not a hero... he's a silent guardian, a watchful protector... a dark knight... Err... With jacket and pants...

16 Şubat 2009

Kendini Marangoz Sananlar Derneği



İnsan evinden kopup gurbette yaşamaya başlayınca en çok koyan şeyler, kitap, film ve oyun arşivlerinden de ayrılmak oluyormuş. O taşınmayı bütün hayatın kolilere doluşmasına benzetip sömürü yapan şair bozuntularına kanmayınız. Beylikdüzü'nden gelen eşyaları eve yığdığımızda ulan bu eve yerleşmek bir haftadan uzun sürer dedik ve olduğumuz yere çöktük.

Sonra yavaş yavaş salon boşalmaya başladı, IKEA ve KOÇTAŞ'tan alınan dolaplar monte edildi, dolduruldu, ev yaşanır hale geldi.

Bu, evde monte mobilyaları icat eden arkadaşa teşekkür ilanımızdır.

Sayesinde eline çekici geçiren Türk erkekleri olarak içimizdeki marangozu uyandırdık. O delikli çıkıntılı raflar, o vida sıkıştıran yuvarlak aparatlar... Nasıl bir fetiştir, zevktir?

10 Şubat 2009

Binbaşının balığı





O küçük ve ilkel beyninin gelişmemiş kıvrımları ile yaptığının yanına kalacağını düşünmüştü...
Ama yanıldı...


[Bu, bir amaç uğruna el ele veren birkaç internet kullanıcısının hikayesidir. Bu asla vazgeçmeyen bir adamın Monte Cristo Kontunu aratmayan bir intikam hikayesidir.]

Episode 1: Alayda günler.


Çok uzun zaman önce uzak bir galakside, Haziran sıcağı altında asfaltla birlikte kavrulan bir avuç askerdik. Kah karakollara gidecek yiyecek kamyonlarını o sıcakta kahramanca dolduruyor, kah Internet Kafe'de düşmanlara karşı tetikte bekliyor, kah 1-3, 3-5 nöbetinde çöpleri karıştıran domuzlara karşı karagahımızı savunuyorduk. Dondurucu Nisan, serin bir mayıs ayından sonra artık yaz mevsimi iyiden iyiye kendini göstermeye başlamış, kabanlar çıkmış ve kamuflaj üstleri terli bedenlerimizden sıyrılmayı bekliyordu.

Er Gazinosunda her Sensiz İstanbul'a Düşmanım çaldığında dolu dolu olan gözlerime karşılık tek tesellim vatanına milletine faydalı bir evlat olmanın haklı gururu idi. Bütün görevlerimi layıkıyla yapıyor elimden ne baklava şerbetleri ne de makarna çuvalları kurtuluyordu. Vileda ile ise artık bütünleşmiştik.

Episode 2: Demiri deşen Emir

İşte böyle bir gündü Jandarma Komutanlığında, ki Kafede günlük rutin temizliğimi yapmış, kasa ve mouse'ları silmiş, yerleri viledalamış partnerim Jandarma Çavuş Avugat Ağabey'in gelip görevi devralmasını bekliyorum. Yavaş yavaş sevkiyat için gitmeye kendimi hazırlarken telefon çaldı.

- Jandarmaşavuşnikfelın internet cafe?
- Binbaşı cart curt...
(Abooov!)

Binbaşı otoriterdi, binbaşı ciddiydi, binbaşı askerliğimi sikertebilirdi. Binbaşı ile konuşurken her an ağızdan yamuk bir laf çıkabilirdi. Hemen dikleştim ve kendime nizam verdim. Kamuflajımın açık düğmelerini ilikleyip vatan müdafasındaki örnek bir asker gibi dikleştim.

Binbaşı soruyor önünde bilgisayar açık mı? Açık komtanım! Akvaryum.com'a girmemi istiyor. Girdin mi asker? Girdim komtanım!! Yarışma linkini tıkla, tıkladın mı asker? Tıkladım komtanım. Malawi Cichlidleri'ne gir, girdin mi? Girdim komtanım!!

Binbaşı diyor ki orada Ferdi isimli bir Malawi Cichlid'i varmış. Akvaryum.com un akvaryum balığı yarışmasında Ferdi 6.1 puanda kalmış, Ferdi'nin puanının bu akşam 9 PM'e kadar 9.0 olması gerekiyormuş bu bir emirmiş.

Emredersiniz gomtanım! diyorum ve Binbaşı telefonu kapıyor.

Hah buyrun.
Askerde madalya takılan ağaçları, yanmadığı için mahkemeye çıkan kömürleri duymuştuk, böylece Ferdi isimli Malawi Cichlid'i için seferber olan jandarmalar da askerlik fenomenlerine eklenmiş olacaktı. Ya da akşam binbaşı aradığında kem küm gak guk kalacaktık.

Statik IP olmadığından sitede her bilgisayar bir defa oy verebiliyordu. Hemen tüm bilgisayarlar dolaşıldı ve Chat yapmakta olan askerler kaldırılarak Binbaşının emri amına gorum tehditiyle oylarımız Ferdi için geldi. Ancak 12 bilgisayardan verilen oylar Ferdi'yi 9.0 puana yaklaştırmaya yetmemişti. Netekim balığımızın 6 ortalama tutturması bayağı kişinin katılımıyla gerçekleştiğinden, standart ortalama yükselmek bilmiyordu.

Hemen dış destek aradım. İstanbul ile MSN aracılığıyla irtibat kurup bütün arkadaşlarıma, babama, beni tanıyan tanımayan herkese durumu izah eden bir mail, mesaj attım. Gülmekten kendilerini yerden toplayabilenler, oylamaya başladığında Ferdi'nin puanları önce 7, sonra 8 en sonunda akşam yedi civarında 9.2'yi buldu.

Binbaşı akşam 20.55'te aradı ve Ferdi'yi sordu. Emriyle tüm imkanlarımızı seferber ettiğimiz ve Kahraman Balığımız Ferdi'nin 9.2 hatta şu anda 9.3 puanla zirveye yüzdüğü kendisine söylendi. Binbaşı benden memnun olmuştu ama o zaman Ferdi'nin puanı ertesi gün öğlen 12.00'a kadar 10.00 da olabilirdi.

İşte orada akla ne hizmetse gittim matematiksel olarak tek kişi bile 10'dan düşük puan verdiyse ortalamayı 9.99'dan yukarıya çıkarmamızın istatistiksel olarak mümkün olmadığı konusunda binbaşıyı tıraşa tabi tuttum. Neyse ki çıkışım yerini buldu ve sonuç olarak komtan tamam lan sen ver oy yine de diyerek telefonu kapadı.

Rahatlamıştım.

Balık yarışmada öndeydi ve bu ben ve kankalarım sayesindeydi. Ancak el kadar Malawi Cichlid'i, hatta Başçavuşa benzeyen bir Cichlid yüzünden elli tane adamın seferber edilmesi fena halde gıcığıma gitmişti.


Episode 3: İntikam

30 Ağustos'ta atamalar gerçekleşti, Binbaşı Karadeniz'e tayin oldu.
15 Eylül'de de ben terhis oldum.

16 Eylül'de evdeki bilgisayardan, babamın bilgisayarından, Kadıköy civarındaki bilmimum internet kafe, ve yurtdışı temsilciliklerinden, sözlük kankalarımın bilgisayarlarından Ferdi'ye oylar yağıyordu. Ancak bu defa oylar 10.0 değil 1.0 idi.

Ben bokunu çıkarmış sadece Ferdi'ye 1.0 basmakla kalmıyor belli başlı sarı yeşil turunculu bilmimum akvaryum balığına 10.0 ı dayıyordum.

Amaç Ferdi'nin oylarını yeniden 6.0'a geri döndürmekti.
Görev Eylül ayının son haftasında tamamlandı.
Bu saatten sonra Ferdi tamamen Trabzon İl Jandarma Komutanlığı'nda internet cafe'de oturan kısa dönem askerin sorunuydu.

JUSTITIA EST COMMODATUM

[Bazısı dedi ki bana, ulan el kadar balıkla uğraşmaya değdi mi? Bence değdi, adalet için verilmiş hiçbir savaş boşuna değildir]

05 Şubat 2009

Bir oyun oynamak istiyorum - 2



Kalabalık bir gece kulübünde elimizde içkimiz konser saatini bekliyoruz. Etrafta elinde sigara, kollarını sallayarak müziğe eşlik eden ve fotoğraf makinalarını kafalarının bir metre üstüne kaldırarak fotoğraf çeken gerizekalı konser kızları var. Bu kızlar aynı zamanda en öne geçebilmek için kalabalığı yarıyorlar, sonra biradan çişleri geliyor kalabalığı yarıp dönüyorlar, sonra çişten dönüp yine en öne geçebilmek için kalabalığı tekrar yarıyorlar.

En son ay pardon pardon diyerek geçen am bitinin arkasından;

Kamera tiksinmiş bir ifadeyle bakan suratıma odaklanıyor ve plan değişiyor:

Tepede titreyip duran eski bir ampul, ışığı kirli bir ameliyat masasına vuruyor. Terk edilmiş bir fabrikanın rutubetli, pis bir odasındayız ve mekanizma budur:

Birbirine paralel iki demir levha yere dik tavana doğru yükselmektedir. Yere paralel bıçaklar takılmış ve aralarında 20 santimlik bir boşluk kalmıştır. Konserde milleti yararak öne geçmeye çalışan gerizekalı konser kızı bu aralığın eşiğinde baygın yatmaktadır. Sırtındaki levha her üç saniyede bir on santimetre ilerleyerek onu bıçaklara doğru itecektir. Ya kendi rızasıyla bu bıçakların arasından geçecektir ya da bir yandan birbirine yaklaşan levhalar yüzünden delik deşik olacaktır.

Amaç milleti ite kaka öne geçmenin nasıl bir hıyarlık olduğunu öğrenmesidir.

Kız uyanır kayıt başlar:

I want to play a game
.

(Ayy pardon, pardon, ayyy)

Bir oyun oynamak istiyorum - 1