10 Haziran 2009

Shadowside



Daha uyanık birileri tarafından ölüme sürülüp bir şekilde gübre olan tüm o eski herifler aslında yanılmadılar. Bu mavi gezegen üzerinde bir insanın sahip olabileceği en büyük şey özgürlüktür, özgürlük için ölmeye ve gübre olmaya değer ve özgürlüğün kırpılmışı da anca sonradan tekrar ısıtılan yemek kadar leziz olur.


Genelde kendi ortaya çıkardıklarımı değerlendirme konusunda ileri derecede katı, bağışlamaz ve hoşgörüsüz olan ben, arşive dönüş yaptığımda dönem dönem acayip leziz işler çıkardığımı farkettim. Keza üzerinden belirli bir süre geçtiğinde yazdıklarına ileri derecede yabancılaşıyor, gözlerine başkalarının gözlüklerini takıyorsun. Ömer et Fiko font connaissance olsun, yerküre tarihi olsun, how I met Erhan Bey olsun bir Douglas Adams, bir Chuck Palahniuk tadı veriyor. Başkaların beğenileriyle de örtüşen bu yadsınamaz gerçek dururken o vakit, dilimdeki o muazzam lezzete sirke katan nedir?


Belirli periyodlarla blogun amacı, işlevi nedir düşünmedim değil. Başkalarını tatmin mi? Kendini birilerine beğendirerek kendini tatmin mi? Yoksa yirmi paragraf on bin vuruş süren, yürek ferahlatıp kasık ıslatan bir orgazm mı? Bütün bu sorular mezürlerce bir süre cevapsız kalmaya devam edecek gibi çünkü birileri gazladı diye ölen o adamlar haklıydılar. Her cümlenin başında Ahmet ne der, Mehmet ne düşünür, ben bunu yazarsam iş yaşamım, sosyal hayatım sekteye uğrar mı kaygısıyla yazmak tümüyle kuru sıkı tabancayla düello yapmaya benziyor, kasa sıkılmadan, kasılmadan kazanıyor.


Tüm bu sebeplerden dolayı, sanırım kayda değer bir süre hayatımdaki bütün pişmanlık, tatminsizlik, mutsuzluktan beslenen, yazarken varoluş sancıları içinde ölümü düşsüz bir uykuya benzettiğim bu mekan artık miyadını doldurmuş olacak, bu beynin ihtiyaçlarına artık cevap vermiyor. Ben bu iki buçuk sene boyunca yeni sancılar yarattım ve nik tire felın dat blogspot dat kom tüm kısıtlamalarıyla bu yeni sancıları dindirecek gibi değil. Jud Crandall’ın malum tiradında ifade ettiği gibi insanın kalbi daha taşlıdır ve orada ne ekerse onu biçer. Taşların dibini kazıp cerahatı akıtamıyorsan debelenmenin anlamı yoktur.


Şimdi ben başka bir yere, insanların ve hayvanların korkunç hikayelerini anlatmaya gidiyorum. Tüm o, abi ne güzel yazıyorsunlar, dün oturdum baştan sona iki senedir ne yazdıysan baştan sona okudumlar, abi ne olursun yaz sana çok yakışıyorlar için teşekkür ederim. Yazılması gereken kadarı buraya yazıldı. Taşların altındaki için daha bir mahremiyet gerekiyor, ben de onun peşinden gidiyorum.


I don't want to let myself descend
To the Shadowside again
If you're letting go of me again
In the Shadowside...

But I do
And I will
Yes I will

12 yorum:

Alper Öcal dedi ki...

Güzele +1907 demek güzeldir de 3 kez okumama rağmen yazı güzel mi çirkin mi çözemedim.

Yazmaman takip edenler çirkin tabi ama bu yazı özelinde bunun kararına varamadım.

Hani öyle çok da rasyonel bir adam değilimdir, herşeyi mantık düzlemine oturtmaktan da bilahare kaçınırım. Zira hayatın kendisinin de o düzlemin epey dışına taştığı oluyor.

Mahremiyetin özgürlüğünü tetikleyecek olsa da, taşların altındaki cerahati akıtmanın başlangıcı olsa da özgürlükten girip, mahremiyetten çıkmak fazla kontrast içermiyor mu ?

Kaygılara katılıyorum, blog yazanların hepsi aynı kaygıları taşıyor ve aynı soruları soruyordur ama o başka yerde de aynı sorular kurcalamayacak mı kafanı ?

Denemekten zarar gelmez elbette ama o başka yer beynin ihtiyaçlarına cevap verecek mi istediğin gibi ?

Bunlar da sorulması gereken ve cevapsız kalacak sorular değil mi ?

Bu blog kangrendi, kesip attım ve artık tarihi olmayan bir yerde yeniden doğuyorum özgürlüğe doğru türünden cevaplara da saygım sonsuz ama...

Aması yok mu ?

Geri döndürme çabası değil. Bulur gene okurum seni ekşide, başka yerlerde illa ki. Belki de Saraçoğlu tribünlerinde karşılaşır yine feyz alırım ama merak ediyorum sadece.

2,5 sene olmasa bile şöyle helalinden 1,5 sene takip etmiş bir bünye olarak.

Sikerim merakını dersen de kırılmam, onu da belirteyim.

roland deschain of gilead dedi ki...

"Şimdi ben başka bir yere, insanların ve hayvanların korkunç hikayelerini anlatmaya gidiyorum"

bari nereye gittiğini söylede takip edelim arada çaya gelelim.

nonexistent dedi ki...

Hayatta, sevip de kaybettiğim o insan gibi daha nice güzel insanlar olduğunu haberiniz dahi olmadan, kelimelerinizle siz gösterdiniz bana.

Kısıtlanmış hissetmenizi anlıyorum. Hatta yazıp yazıp imha eden biri olarak (zira kendim kendimi okumaya dayanamazken), yüreğinizi bu kadar açmanız hayranlık uyandırırken tuhaf da geliyor(du).

Size, buraya kadar da olsa ... paylaşmanızdan ötürü çok çok teşekkür ediyorum.

Üzüldüm, ama kararınıza saygı duyup; mutlu olduğunuz başka yazın mecralarında sizi tekrar yakalayabilmeyi ummaktan başka yapacak bir şey yok gibi...

Nickfallin dedi ki...

Şimdi konu şudur ki, bu Nickfallin isminin tanınmışlığı benimsenmişliği büyük sıkıntı artık. Bu mahlasın ardındaki adam artık biliniyor ve her yazıdan en azından üç paragraf doğuştan sansürleniyor, fetüs ölü doğuyor.

Balyoz gibi bir yazı sinekliğe dönüşüyorsa, bunu sürdürmenin anlamı anca sekiz sezon sürüp seyirciye keçi boynuzu tadı veren o dizilere dokuzuncu sezonu yazmaya eşdeğer. Bazı şeylerin tadında bitmesi çok makul, gelinen noktada zirve artık görüldü, düşüş başladı. Şimdi benim canım daha az kepek ekmeği, daha çok jiletli elma şekeri çekiyor. Bunları Nickfallin olarak söylemek tehlikeli. Yazamamak da rahatlatmıyor.

Temenniler için teşekkür ederim. Umarım yeni mekanımda kim olduğumu bilmeden yine buluşuruz.

pharaoh dedi ki...

kendin ettin kendin buldun topik :) bunun baska yolu yok ama, en guzelini yapiyorsun..

hevesli bardak dedi ki...

Blog işinin bir nevi laneti de bu, yazıyorsun, okunmak istiyorsun, okunuyorsun, tanınıyorsun - tanınmak kaçınılmaz, insanlar okudukça tanıyor, tanıyanlar okumaya başlıyor vs. ve sonra okunmak yazma işini sekteye uğratıyor. Ya baştan meçhul tribine girmek lazım, ya da bırakma ihtiyacı.

Umutation! dedi ki...

başka bir yerde yazmaya başladın mı bari onu bilelim, olmayan bir blogu aramakla geçmesin ömrümüz.

bir de yeni linkini mail atarsan sevinirim, kimseye söylemem... cidden =)

Barış dedi ki...

İnternette gezinirken yazına denk geldim, nasıl yazdığından öte ne yazdığın ve ne vermeyi istediğinle ilgilenen bir okuyucuyum.
Fakat ilk dikkat ettiğim "Konstantinopolis" oldu. Yaşadığın şehrin tarihini bilmeyen, ruhunu da hiç hissetmemiş sen hangi cüretle yazabiliyorsun anlamak mümkün değil.
Istanbul'a Konstantinopolis diyen birini, üstelik senin gibi çok okuyan, araştıran birini uyarmamak benim için kabul edilemez.

Ayrıca, sanki incecik bir ipin üzerinde taklalar atan, hızla akıp giden rengarenk sözcükler sarfedip durmuşsun. Halbuki keşke bu cümbüşün arasında, karalamanın ötesine geçip biraz da içlerini doldurmaya çabalasaydın. Bunu yapıcı bir eleştiri kabul edeceğini biliyorum.
İki mısrada sanki iki roman anlatan yazarları, şairleri sevdiğimden mi bilmiyorum ama gördüğüm şu ki sözcüklerin büyümüş, sen çocuk kalmışsın.
Hadi istersen marjinal veya entellektüel olma çabalarına biraz ara ver ve gidip Yunanların İstanbul'u geri almamızla ilgili düşüncelerini, hala içlerindeki kin ve nefreti oku. Sonra da o yazdığını Türkçesiyle değiştir oldu mu.

Nickfallin dedi ki...

İşte bu blogla ilgili en çok özleyeceğim şey: Abuk subuk okuyucu yorumları.

Bilkent'te yüksek lisans yapmışlığınız var mı? =)

Umutation! dedi ki...

özlemek mi?

yoksa yeni bir blog açmayacak mısın?

Mademoiselle Coco dedi ki...

Sen ne güzel anlatıyordun...

Nickfallin dedi ki...

@Herkes

Burada yazılanları tebessüm ederek okuyan herkesten bu ergen bunalımı tarzı ara için özür diliyorum.

Bu gidişin tek ve önemli sebebi, o dönemki nişanlımın burada yazılanları, özellikle kadınlarla ilgili olanları okumasıydı. Çok iyi bir insan olduğu için onu bunlardan bahsederek üzmeyi hiç istemiyordum.

Ama çıkmaza gittiğimizi gördüğümde yeniden başladım. Çünkü gerçekten dilediğini yazma özgürlüğü olmasa
delirebilirsin.

Anlayışınız için sağolun.