24 Ekim 2009

Internet Videolarında Rekabet Bitmiştir

Yorum yapamıyorum... Orjinali için:



18 Ekim 2009

So long and thanks for all the fish



Dünyada paralı bir konser için 195.000 kişiyi toparlayabilen tek grup. 25 senedir aralıksız top 10 albüm ve single'lar çıkarabilen tek grup. 80'lerde beraber yola çıktığı Frankie Goes To Hollywood, Gazebo gibiler şimdilerde nal toplarken 2009'da Shadowside gibi bir şaheseri yazabilen, Duran Duran gibi kendini yenileyebilen yegane grup.

A-ha 2010 yılında Oslo'da sonlanacak bir veda turnesiyle kariyerine son veriyor. Solo albümlerle devamı gelecek diyenler elbette ki Movies, Ready to go home, Heaven's not for Saints gibi klasiklere güveniyorlar ama bir daha yeni bir The fine blue line dinleyemeyecek olmak benim canımı yakıyor.

Gelmiş geçmiş en iyi videoların, 25 sene dahi sonra hala her gün radyoda dinleyebileceğiniz şarkıların ve yüzyılın en iyi 100 şarkısı arasında gösterilen Take on me'nin sahibi.

Onlar gidince müzik dünyası daha az gerçek müzik daha çok hip hop - rap olacak. MTV gençliği Lifelines nedir bilmeyecek.

Sizin için Morten, Mags ve Paul'den gelsin bu videolar.





11 Ekim 2009

Terapi - 3



(Previously on terapi;)
(Previously on terapi;)

Üstü üste fazla mesaiye kaldığınızda özel hayatınız bir problem olmaktan çıkıyor. Artık kendime ayırdığım vakit, 2001 yılından önce Taliban rejiminin baskısı altında ezilen Afgan kadınlarının makyaja ayırdığından fazla değil. Olan bitene o kadar boşverdim ki saat sekizden önce eve gitme ihtiyacım bir Sumatra Orangutanının 4X4 arazi aracına duyduğu kadar.

Zili çaldıktan tam yedi dakika sonra dedem kapıyı açıyor ve ilk lafı bu ay da kirayı geciktirdin oluyor. Tam hoşbulduk demeye ve kiracısı değil torunu olduğumu söylemeye hazırlanırken telefon çalıyor, kulağıma götürürken dedeme işaret parmağımı kaldırarak biraz beklemesini işaret ediyorum. Parmağıma boş boş bakıp Geçen ay da bir ay sonra demiştin diye sızlanıyor.

Birleşmeyle ilgili görüşmeler devam ederken gün içinde Frankfurt'tan arayan üst düzey yöneticiler bazı rakamlar istedi. Ne yazık ki Almanlar 2002'de satın aldığımız ilaç firmasının kar zarar grafiklerini talep etmiş. Bu bir felaketin başlangıcı olabilir.

Candezine orta halli bir firmanın kanser tedavisi için geliştirdiği yeni bir ilaçtı. Feragat belgeleri imzalatılmış, sekiz kanser hastası önemsiz üçüncü dünya ülkesi vatandaşı ilacı denemeye başladığında kanserli hücreler yüzde 75 oranında azalınca satın alma onayı verilmişti.

İlk hasta sekiz hafta sonra derisinden, göbeğinden, kulağından, gözlerinden ve makatından kanlar akarken öldü. Diğerleri de birkaç gün arayla onu takip etti. Eğer Almanlar Candezine'i biliyorsa avukat ile CV'mizi artık gönül rahatlığıyla güncelleyebiliriz.

Kulağımda bangır bangır techno müzik çalarken Avukat'ın histerik ve hırıltılı sesini duyuyorum.
Dediğine göre bu gece 23.00 sularında intihara teşebbüste bulunmuş.

Nasıl yani?!

Dedem yine bağırarak, ne nasıl diye soruyor. Basur ilacı yine zamlanmış. En ucuz fahişe artık 150 Dolar istiyormuş, o yüzden kiraya zam yapmış. Ahizeyi elimle kapayarak ona susmasını söylüyorum.

Avukat diyor ki insanları anlamıyorum. Hayatın ne kadar çekilmez ve acı verici olduğundan şikayet edip kendilerini mümkün olan en acı verici şekilde öldürüyorlarmış söylediğine göre. O en derin biyolojik anlamda hepimiz çürüyüp gidiyor, ölüme yaklaşıyormuşuz ama işi çabuklaştırmak için zaten acıdan ve üzüntüden sıtkı sıyrılan insanların mazoşistçe kendilerine kıymalarını anlamıyormuş.

Yüksekçe bir yerden atlayan insanların yere çarparken değil, henüz havada korkudan kalp krizi geçirerek öldüğünü biliyor muydun? diyor. Hayat acı vericiyse sekiz vagonu ile üzerine üzerine gelen bir yük treninin tekerleklerinin kol ve bacaklarını balta gibi keserek bedeninden ayırması ne? Bütün o bileklerini kesen, kendini asan insanlardan kaçı sidiği paçalarından sızar, tendonları ayrıldığı için jilet ellerinden kayarken pişman olmuştur, diye soruyor.

Bu yüzden avukat az önce acısız ve uzun soluklu bir intihar teşebbüsünde bulunmuş. Almanlar Candezine olayını öğrenmiş ve anlaşmayı imzalamaya yanaşmıyormuş. Bu yüzden çok üzülmüş ve yaşam standardının çok düşeceği böyle bir dünyada daha fazla yaşamamak için Uzak Doğuluların yaşadığı gettoda Taylandlı bir çocuk fahişeyle korunmadan yatmış.

Üstüne üstlük diyor, bu girişimi de yeterli görmedim tabii ki, otel odasındaki yatağın yerini değiştirip ayak kısmını kapıya doğru çevirdim diyor. Feng Shui'ye göre yatak eğer kapıya bakıyorsa bu ölüme yatmak anlamına gelirmiş. Zaten salondan sokak kapısı görünüyorsa evin bereketi kaçarmış.

Şu anda gettoda izbe bir otel odasında sperm ve vücut kiri ile lekelenmiş yatağın üzerinde yakasında bir karanfil ile yatıyormuş.

Bu akşam ne kadar içtiğini soruyorum. Ona göre kaç gibi ayılacağını hesaplayıp o zaman arayacağım.

Dedem lafa karışıyor ve saymaya başlıyor; dideral tansiyon için, dramamine mide için, bir de güçlendirici.

Elimle ahizeyi kapayıp ne güçlendiricisi diye soruyorum, neyi güçlendirmeye çalışıyorsun? Dedem pantalonunu indiriyor. Elimi bıkkınlıkla alnıma vuruyorum.

Telefona senin şu arkadaşınla tanıştım diyorum. Gittiğimde frambuazlı pasta yiyordu. Çok da güzelmiş.

Avukat dili dolanarak asıl sen sekreterini göreceksin diyor. Ne zaman görsem çadırı dikiyorum. Ofise bizim doktorun Doğumgününü kutlamaya gitmiştim, pasta onun içindi.

Ve avukat telefonda sızıyor.

Dedeme dönüyorum. İki arsanın satışı için imzasına ihtiyacım var. Sorun şu ki ne zaman hastaneden alzheimer raporu almaya gitsek dünyanın en zinde yaşlısı haline geliyor. Kaç çocuğu ve kaç torunu olduğunu hatasız sayarken isimlerini dahi hatırlayabiliyor. Ne zaman evine gelip aklı başında bir şey söylesek ya kapıcı, ya kiracı olduğumuzu düşünüyor. Elimize ya çöpü, ya da gazete için bozuk paraları sıkıştırıyor.

Şimdi diyorum, bunları imzalayacaksın... Bunu, bunu, bunu da... Sonra da bunu ve bunu...
Sözleşmeleri masaya bırakıyor ve buzdolabından kendime su alıyorum. Kafamı çevirdiğimde dedemin söylene söylene imzaları attığını görüyorum. Gelecek ay kirayı 200 YTL zamlı yatıracakmışım, dedem çubuk taktıracakmış. Hay hay diyorum.

Dönüş yolunda Frambuaz'ı düşünüyorum. Bana garip bir şekilde tanıdık gelen o güzel yüzü, anlamlı gözleri.

Sonra gözüm dedemin imzaladığı kağıtlara ilişiyor, ilk iki nüshada ismi yazıyor, arka sayfaları çeviriyorum, imza satırında şu ismi görüyor ve elimi alnıma vurup ofluyorum:

Fenerli Lefter

23 Eylül 2009

Terapi - 2




(Previously on terapi;)

Bacardi Mojito patlamaya hazır bir bomba gibi duruyor masada. Seyrek ışıklar altında yüzünün yarısı gölgeler içindeki Frambuaz, kırmızı deri koltuk üzerinde bacak bacak üstüne atmış. O mükemmel ağız az önce attığı kahkahanın etkisiyle hala aralık. Sol elinde kadehini tutarken etrafa albeni partikülleri yayıyor kadın, etrafında inceden mültikolor bir hale var sanki. Parıl parıl parıldarken peynir tabağına uzandığında harika göğüsleri bir anlığına ortaya çıkıyor ve muhteşem bir koku yayılıyor masaya. Bir buket çiçek gibi kokan bu kadın tüm zerafetine rağmen bende şiddet hissi uyandırıyor.

Frambuaz o çekik gözlerini kısarak sigarasından bir nefes aldığında, o beğeni dolu bakışı gördüğünde, Avusturya Macaristan imparatorluğu veliahtını bir defa daha bıçaklayıp birkaç milyon insan daha ölsün istiyorsun. Koloni gemileriyle yağmacı İspanyollar tarafından keşfedilen Yeni Dünyada toprak aşığı barışçıl ama beyaz adamın arkasından ters düz konuşup kafanı bozan birkaç milyon kızılderiliye daha mikrop bulaştırmak istiyorsun. Onun güzel hatrı için birkaç milyon kişiyi toplama kamplarında tımarlayabilir, bütün o deniz arslanlarının, fok balıklarının kafasında beyzbol sopası kırabilir, binlerce balina gemisinde, okyanusun ortasında işsiz güçsüz amaçsız dolaşan tüm balinaların götünde dinamitler patlatıp konserve yapabilir, derileriyle bar koltuğu kaplayabilirsin.

Şu anda farkında değil ama türü tükenen tüm boz ayıların cinsel organlarındaki kemiği söküp Bacardi'mi karıştırmak istiyorum.

Frambuaz bana şu anda üşüyorum dese Magna Carta'nın orjinal metnini yakardım kahkahalarla gülerek; ya da Babil'in Asma Bahçelerine benzin döker ateşe verirdim.

Frambuaz sinirlense Mahatma Ghandi'ye elimin tersiyle iki tane çakardım. Üzerinde üç beş eşekten başka bir şey olmayan kayalıktan ibaret yüz metrekarelik adalara çıkartma yapar savaş çıkarırdım. Truvalılarla Yunanlıları birbirine düşürür Hector'un kafasını taşla ezerdim.

Gülerek, sen birşeylere sinirlenmişsin diyor. Bu akşama özel belirli bir olaya değil ama.

Anlatıyorum;

26. yaşgünümde, geçmiş yaşgünlerimde aldığım bütün o kötü kesimli gömleklere, zevksiz tişörtlere, yol üstünde gelirken temin edilmiş abuk subuk hediyelik eşyaları düşündüğümde aslında ne kadar yalnız olduğumu anladım diyorum. Bu yüzden arkadaşlarıma hediye istemediğimi, sadece ve sadece benimle ilgili ne düşündüklerine dair yarım sayfa yazı yazmalarını istediğimi söyledim.

Yine beğeni dolu bakıyor bana, kırmızı ruju her nasılsa hala parıldayan dudaklarının arasından zekice kelimesi dökülüyor. O anda Bozkırın Kalbine Saplanan Mızrak ve kabilesindeki tüm erkekler ölüyor, Afrika bozkırlarında özgürce seken o güzel ceylanları su içmek için durdukları sığ sularda aç timsahlar yiyor.

O akşam şu oldu diyorum. Kız arkadaşım üzerini yolda karaladığı her halinden belli, X Bank 2006 Ajandasından bir sayfa uzattı. Üzerinde benim ne kadar iyi bir sevgili olduğuma dair klişelerle dolu altı satır yazı ile Kurumlar Vergisini ödemek için son gün olduğu yazıyordu. İki kişi yoldan baskılı tişört almıştı. Birtanesi düşkapanı getirmişti. O an oracıkta ölmek istedim.

Mesele hediyeler değil kimsenin yarım sayfa yazmaya tenezzül etmemesiydi. O yüzden bugün şimdi 33 yaşındayım ve Avukat'tan başka arkadaşım yok. Buna sinirleniyorum. Frambuaz beni anlıyor,

Peki ya aile? diyor. O müthiş kutsal aile kurumu ne olacak?

Ne zaman bir bayram olsa küçük amcam dedeme 9.30'da gider.
Büyük amcam 10.00'da...
Çünkü küçük amcamla büyüğü arsa işinden dolayı itilaflı.
Babam 10.30'da gider çünkü geri ödemedikleri borçtan dolayı hepsinden nefret eder.
Halam 11.00'da gider, kardeşleri kemoterapiden saçları dökülmüş, gözleri yuvalarından fırlamış bir ucubeyi görmek istemediklerinden erkenden ziyareti tamamlamıştır.

Sen?

Ben asla gitmem. Çünkü dedem alzheimer hastası ve babam her gittiğinde ona aynı retorik soruyu soruyor:

Baban Nasıl?

Uzun zamandır görüşemiyorlarmış ve oradan o konuya nasıl atlayabiliyorsa babaannemin tanıştıklarında kütür kütür olduğunu söylüyor. Rahmetliyle her görüştüklerinde dedem çadırı dikiyormuş.

Ben diyorum, aile kavramının bu olduğuna inanmıyorum.

Frambuaz'ın kahkahaları sarı renkteki duvarlara çarpa çarpa dağılıyor, o anda bütün mutsuzluğumla farkediyorum ki aşık olmak üzere olduğum bu kadın arkadaşım olabilir. O güldüğünde yine tek beyne sahipmiş gibi aynı yöne keskin dönüşler yaparak yüzen binlerce sardalya ile plankton dev bir balina köpekbalığının midesine yolculuk ediyor.

Ben şu anda Kanarya adalarındaki en güzel sahillerde Petrol tankeri batırmak istiyorum.

Ormanda tek bir ağaç devrilirse ve bundan kimsenin haberi olmazsa devrilmiş sayılır mı? Dedem her gittiğimde kapıyı açıp elime bozuklukları tıkıştırıp benden gazete istiyor, çöpleri dökmemi rica ediyor, kimin aslında kim olduğundan habersiz bir yaşam sürüyorsa onu görmeli miyim?

Frambuaz içkisindeki buzları karıştırıyor ve benden gözlerimi kapamamı istiyor. Kanımdaki alkolden ve onun muhteşem kokusundan başım dönerken buzların şıkırtısını duyuyorum. Sonra onun içkisinden azıcık içtiğini hissediyor, aniden alt dudağımı kavradığını duyumsuyorum. Dudakları o kadar tatlı, o kadar yumuşak ve güzel ki boynumdan aşağı bütün kaslarım bir anda boşalıveriyor ve Frambuazın ağzıma giren minik pembe dili bir parça buzu ağzıma itiveriyor.

Bu birisinin göz kapaklarınızdan öpmesi, ensenize uzanan saçları okşaması kadar harika bir an. Frambuazın dudakları dudaklarımın kenarından öperek uzaklaşıyor. Şeytan olmalı bu kadın.

Bana biz sadece biziz diyor, ve başımıza gelenlerin hiçbir sebebi yok. İnsanlar yıllardır olanları kadere, Tanrıya, şansa bağlıyor, bense sana söylüyorum, başımıza gelenlerin hiçbir sebebi yok.

Bu mükemmel sahnenin er ya da geç sonlanmayacağını bilsem çok mutlu olabilirdim. Bütün arkadaşlarım yirmilerinin sonlarında evlendiler. Rutin orta yaş bunalımı yüzünden karılarını aldattılar. Şimdi hepsi bol sıfırlı nafakalar ödüyor. Bütün o bir ömür beraber yaşama, tek yastıkta kocama üstüne verilen sözleri sadece normal olmak için verdiğimizi düşünüyorum. Tek amacımız herkes gibi olabilmek, herkesin yaptığı gibi evlenebilmek. Bu amaçla değil de eski sevgilisine inat mutlu olabilenlere dahi saygı duyuyorum artık.

Ve sen Frambuaz straples elbisen içinde o kadar güzelsin ki! Bütün evliliklerden, hayır hayır, bütün boşanmalardan daha güzelsin! Sen bana yasak meyve versen ben sapı ve çöpüyle yutardım. Cennetten dünyaya atlayan ilk ben olurdum.

Yanan mumlara aldırmadan masanın üzerinden birbirimize uzandığımızda dudaklarımız birleşiyor ve fısıltılarımız japon fenerlerinin asılı olduğu ağaçlar arasından gökyüzüne yükseliyor.
Yağmur altında ıslanan, çamura dönen beyaz kumlarıyla yine beyaz çıplak sahilde, kıyıya ardarda vuran dalgalar gibi ayrılsak da ruhlarımız aynı şarkıyı söylüyor. Halemiz helezonlarla bulanıklaşıp yok oluyor.

19 Eylül 2009

Terapi - 1



Birazdan öğle yemeği için çıkacağız; avukat yıllık izindeki Fasulye'nin masaya makam havası verdiği için çok sevdiğini söylediği kalemliğini tekmeleyerek, ayaklarını sigara yanığı içinde bıraktığı ahşap masaya uzatmış, bir yandan elindeki kağıtlara göz atarken bir yandan da sigarasının külünü Fikus Benjamin'in saksısına silkeliyor.

Ben hedef tablosunu güncellerken umursamaz bir tavırla Şunu dinle, kadın çocuğu yanlış yerden doğurtturdukları için özel hastaneyi dava etmiş, diyor.

Dayanamayarak kafamı kaldırıp nasıl yani, diye soruyorum.

Çocuğu götten doğurtmuşlar, anüsten... makattan, diyor.

Avukat faydalı bilgilerle doludur, yine de detayları sormuyorum. Avukat yarın Frankfurt'a uçacağı için birleşmenin detayları üzerinde çalışıyor olmalı. Dönmeyen krediler yüzünden boka batmış durumdayız ve bu birleşme, bu fuhuş gerçekleşmezse işsiz kalabiliriz. Tam odaya yeniden sessizlik çökmüşken bu defa da ünlü bir şarkıcının askerlikten kaçmak için aldığı muafiyet raporunu okumaya başlıyor.

Daha önce hiç huni biçimi almış bir anüs görmüş müyüm? Külleri Fikus Benjamin'e silkeliyor ve ofisin kapısının önünde ne zaman bir gölge belirse yaptığı gizli gizli içtiği viskinin dibini saksıya döküveriyor.

Senin sözleşmeyi gözden geçirmen gerekmiyor mu? Senin raporu bitirmen gerekmiyor mu? Senin bavulunu hazırlaman gerekmiyor mu?

Çalışırken daima araya eğlenceli birşeyler karıştırırım diyor avukat. Ayrıca son çeyrekteki büyüme rakamlarımızı bilmek istemezsin. Bir nefes daha çekip bütan gazlarını Fikus'a yönlendiriyor.

Fikus'un görev tanımları arasında ofisin havasını temizleyip bizi motive etmek var. Bu yüz bilmem kaç katlı beton kafesin içine bir saksı koyduğunda çalışanların motivasyonlarının arttığı bir gerçek. Ama biz Fikus'a bütan, siyanür, anasonla teşekkür ediyoruz. İstemeye istemeye kafamı kaldırıp Fikus'la alıp veremediğinin ne olduğunu soruyorum. İçerideki ibne diyor, bu birleşme olmazsa hepimizi kapı önüne koyacak. Hangimizin kredi çektiği, hangimizin evlendiği, ev aldığı, çocuk yaptığı umrunda bile olmayacak. Fikus'a bizden daha çok sahip çıkıyor. Bu kısıtlı görev tanımı ve fotosentez yeteneğiyle sınırlı CV'si ile Fikus'un yeri daha garanti diyor. Yorum yapmadan gözlerimi tabloya indiriyorum.

Avukat'ın hukuk fakültesini dört defa atılıp dört defa affedilerek 32 yaşında bitirmiş olması önemsiz bir detay ve bayat bir konu. Anne ve babasının, onların anne ve babalarının da avukat olması hatırlamak istemediğimiz gerçekler. Neden okulu bitirmediğini ona ilk sorduğumda dört defa kaçtığını, çünkü hayat tarzları gereği çok fazla şiddet gördüğünü söylemişti.

İcra geldiğinde kendisini yakanlar, kafasına sıkanlar, seks cinayetleri, tutku cinayetleri, kıskançlık cinayetleri, siyasi cinayetler, morg, adli tıp, adli tabip... Özellikle şehir morgu, bir akşamlığına kapayıp arkadaşlarınla doğumgünü kutlamak isteyeceğin bir yer değildir. Ben daha yirmi yaşıma geldiğimde insan vücudunun hiç merak etmediğim yerlerini öğrenmiştim. Sen bir insana baktığında güzel bir kadın görüyorsan ben uzun süre damarlara kan pompalayan kalbi, leğen kemiklerini, bükülen kaslar ve krampları gördüm demişti. Emin ol karna saplanıp bağırsakları dışarı çeken bir bıçağın yaptıklarını görmek istemezsin.

Bu yüzden şirket avukatlığı ona makul görünmüş. Aslında hiç yapmayacakmış ama hukuku bitirmese ailesine düğün pastasının üzerindeki bok sineği ya da hamamböceği gibi görüneceğini düşünmüş.

Benim hikayem avukatınkinden farklı, ama daha iyi değil. Avukat'ın dolabındakileri bilirim, o da benim dolabımdakileri bilir. Ben kız arkadaşımın penis büyütücü kullanan eski erkek arkadaşını avukata anlatırım, çünkü hikayenin hakkını verir. Benim annemle babamın telefonlarına çıkmama sebebimi de bilir. Karşılığında video arşivinde en yakın iki arkadaşı ile nişanlısının amatör olarak kaydettikleri porno filmi bulan hukuk fakültesinden arkadaşını anlatır. Ama seyretmeye değmez, der, çocuk pozisyon değiştirirken kamerayı çok sallamış, Gaspard Noé filmlerine benziyordu.

Filmi ileri saralım. Öğle yemeğimizi yiyoruz, Avukat bavulunu almak için eve gidiyor, ben mesaiye kalıyorum.

Saatlerimiz 19.00 ve telefonum çalıyor. Arayan havaalanında olması icabeden Avukat, o gün için yanında götürmesi gereken birtakım evrakları bir arkadaşının ofisinde unuttuğunu söylüyor. Bundan genellikle başkalarının ofislerini dolaşmak gibi bir huyu olduğunu çıkarabilirsiniz, ki çıkarın zaten. Uzun sözün kısası bu akşam saat sekizde kapanmadan o belgelerin alınması ve kısa sürede vereceği telefon numarasına fakslanması gerekiyormuş. Bilgisayarı karma karışık olduğundan basılı olmayan hallerine ulaşmam seneler sürermiş. İşin fenası bilgisayar şifresini bilirsem çocuk pornolarını da bulabilirmişim. Çok komik.

Şirketten söylene söylene çıkıyor ve verdiği adrese gidiyorum. Apartman kapısı açık, büronun kapısı da öyle. Yarı aralık kapıyı vuruyorum, hareketlenme olmayınca içeri sızıyorum, sekreter masasının boş olduğunu görünce terapi odasına giriyor ve onu görüyorum.

Açık kumral saçlarında altın gibi parlayan sarı lekeler var, öyle yumuşak ve güzel görünüyorlar ki ipekten olduklarına yemin edebilirsin. Masanın üstünde yarısı yenmiş bir pasta, üzerindeki söndürülmüş mumların ince dumanı hala tüterken parmağıyla kremayı sıyırmış, ağzına götürüp minik pembe diliyle alıyor ve bu dünyanın en erotik sahnesi. Eğer bu kadar masum olmasaydı erotik de olmazdı diye düşünürken beni görüp şaşkınlıkla minik bir çığlık patlatıyor.

Pastayı işaret ederek, Frambuaz? diye soruyorum...

Efendim? diyor... O bunu derken ben kaşlarının ne kadar ince, gözlerinin ne kadar büyük, dudaklarının ne kadar güzel olduğunu farkediyorum.

Adı Frambuaz kalıyor;

hikaye de böyle başlıyor.


05 Eylül 2009

Neler dönmüş arkadaş?


Bir diğer doktor - hastane gerilimini de Hayden ile Jessica'nın götürdüğü Awake sağlamış idi geçen yıl. Maaşallah adam boyu bacakları ile Jessica iyi hoştu da, Hayden biraz tıfıl mı kalmıştı ne? Çiroz...

Zayıf kalbi için donör listesinde godot'a dönen genç mirasyedi, Semra kaynanayı aratmayan annesinin tüm muhalefetine rağmen evde sekiz metre bacağı olan melez yardımcıya gönlünü kaptırır. Sonunda gizlice evlenip aranan kalbin de bulunmasıyla ameliyat masasına yatabilen çiçeği burnunda aile reisi için ciddi bir sorun vardır: Anestezi bir skime yaramamıştır.

Velhasıl kelam sonuna kadar vayaminago edalarıyla izlediğimiz muazzam bir kumpas, entrika, düğüm. İzleyin, izletin.

Otopsi sanatı


Geçen sene negzel filmler seyrettik cümlesinin nesnelerinden biri idi Pathology. Cesetler üzerinde çalışarak ölüm sebebini arayan, ölüme zerre saygı beslemeyen fırlama, psikopat, genç doktorların kadavralarla matrak oyunlar oynadığı, kim daha yaratıcı cinayet işleyecek temalı yarışmalar düzenlediği görsel bir panayır. Meme uçlarına iğnelerin geçirildiği tekme tokat seks sahneleri, kafa bin beş yüz otopsiler. Dr. Gallo ile Dr. Grey'in muazzam düellosunda kazananı nöbetçi golcü belirliyor. Ananıza babanıza izletmeyin bir daha dışarıda sittin sene meyve suyu bile içemezsiniz.